bitlikirpi - kafama göre, canım nasıl isterse...

1/6/2007

Asıl suçüstü yakalanan kim?

Çocuklarımız bizim sahipliğini üstlendiğimiz varlıklar değildir. Çocuklarımız bize iyi bir şekilde yetiştilmesi için emanet edilmiş bireylerdir. Bu düşünce ışığında yazımızı okuyalım.

 

Dün Türkiye'nin bazı gazetelerinde "Lisede topluca namaz" veya "Devlet lisesinde gizli mescit" gibi manşetler vardı. Konu, İstanbul'un Bağcılar Lisesi'ndeki bir odanın bazı öğrenciler tarafından namaz kılmak için kullanıldığının "ortaya çıkması"ydı.

Bu "ifşaat", kızlarında beliren dindarlık emareleri üzerine kuşkulanıp okulu takibe alan "duyarlı" bir aile tarafından ortaya çıkarılmış, "müdür yardımcısının kıldırdığı gizli namaz" gizli kameralarla görüntülenmişti. Türkiye'de bazı meseleleri, özellikle de dinle ilgili olanları, hep yüksek tansiyonla ve hararetli sözlerle tartışıyoruz. Bu olayda da aynı hataya düşmeye çok yakın gözüküyoruz. Oysa ortada sadece "lisede namaz"la laiklik ilkesinin çiğnenip çiğnenmediği değil, aynı zamanda dinin toplumsal varlığının bir "tehdit" olup olmadığı gibi önemli sorular var. Gelin, bunların üzerine sakin bir şekilde düşünelim.

Basının objektifliği ağır yara aldı...

Önce kızının "gizli namaz kıldığını" belgeleyen babanın yaklaşımını ele alalım. Sayın veli, gazetelerin haberine göre, "6 ay öncesine kadar mutlu bir yuvamız vardı, kızım bir anda namaz kılmaya başladı ve tüm uğraşlara rağmen onu bu yaşam şeklinden ayıramadım" demiş. "Kızım.. dini konularda kitap okuyan bir çocuk oldu, televizyonda ilahiler dinliyor" diye de yakınmış. Buradan anlıyoruz ki, bu velinin "mutlu yuvası", kızının daha dindar bir "yaşam şeklini" benimsemesiyle bozulmuş. Çocuğunun namazla, dini kitaplarla, ilahilerle ilgisi olmasa, bir sorun çıkmayacakmış. Olabilir... Her aile, çocuğunu kendi dünya görüşüne göre yetiştirmeyi ister. Ama çocuklar her zaman bu isteğe uygun davranmazlar; çünkü kendi hayatlarına kendi başlarına yön verecek birer bireydir onlar. Nitekim kızının dindarlığından rahatsız olan bu velinin başına gelenin tam tersi, muhafazakar ailelerin de başına gelebiliyor. Çok mutaassıp bir evde yetişmesine rağmen, okulda ve sosyal yaşamda karşılaştığı yeni ortamların etkisiyle, alkole ve gece hayatına dalan, tümüyle din dışı bir yaşam şekline kayan gençler de var. Burada şu soruyu sormak iyi olur: Acaba "kızı dindarlaşan laik babanın dramı" konusunda çok hassas olan kimi gazetelerimiz, "kızı dinden kopan dindar babalar" konusunda da hassas davranıyor, onların üzüntülerini de aynı "empati" ile manşetlerine taşıyorlar mı? "Objektif basın" açısından üzerinde düşünülmeye değer bir soru...

Ancak bu olayın tek yönü "ailelerine rağmen dindarlaşan öğrenciler" meselesi değil tabii... Söz konusu dindarlığın bir devlet lisesinde namaz kılınmasıyla hayata geçirilmesi meselesi de var. İşin o yönü de cumhuriyetimizin laiklik ilkesini ilgilendiriyor. Oraya gelmeden önce yine cumhuriyetimizin temel bir hedefi olan "muasır medeniyet"e lafı getirelim, orada bu işler nasıl oluyor, ona bakalım. Örneğin Amerika Birleşik Devletleri'ni ele alalım. Bu ülkede "lisede ibadet" gibi bir kavram hiç kimse için şoke edici olmaz; çünkü ülkenin dört bir yanında Katolik, Protestan, Yahudi veya Müslüman inancına göre kurulmuş özel okullar vardır. Bu okullarda öğrenciler topluca dua da ederler, ibadet de. Bu okullarda kilise, sinagog veya mescitler "gizli" filan değil, gayet açık bir şekilde öğrencilere hizmet verir, kimse bundan dolayı dehşete kapılmaz. Dolayısıyla "ibadet eden lise öğrencisi" kavramı, "muasır medeniyet"te hiç ama hiç sorun teşkil etmez. Kimse "bu pırıl pırıl gençlerin körpe dimağları dini kitaplarla yıkanıyor" diye ortaya çıkmaz.

Din düşmanlığı değil de ne?

Fakat meselenin altı çizilmesi gereken bir yönü daha var: Söz konusu okullardan bahsederken bunların "özel okullar" olduğunu belirttim. Buna mukabil devlet okullarında dini bir eğitim ya da ibadet yeri bulunmaz. Çünkü devlet okulu denen yer, farklı inançlara sahip olan yurttaşların hepsine birden hizmet vermek üzere kurulmuştur ve buralarda "dine karşı tarafsızlık" ilkesi esastır. Laik devletin okulu da kuşkusuz laik eğitim vermelidir.

Gelelim Bağcılar Lisesi'ndeki "toplu namaz"a... Burası bir devlet lisesi olduğuna göre, burada öğrencilere ders müfredatı dışında dini telkinde bulunulması iddia edildiği gibi ise bu laikliğe aykırı bir uygulamadır. Ancak mesele bu kadar da basit değil. Öncelikle, "öğrencilere dini telkinde bulunulması" ile "ibadet etmek isteyen öğrencilere mekan sağlanması" birbirinden farklı şeyler. Bu ikincisinin Milli Eğitim mevzuatına göre yasak olup olmadığını bilmiyorum. (İstanbul Milli Eğitim Müdürü Ata Özer, 'Okulda mescit açılmaz, bakanlığın böyle bir şeye müsamahası olamaz' demiş; dolayısıyla herhalde öyle.) Ama "yasak olmalı mı" diye sorarsanız, bence olmamalı: "Çağdaş" devletin, ibadet yeri talebinde bulunan vatandaşların isteğini karşılaması yanlış bir şey değildir. İngiltere Kraliçesi Elizabeth, geçen yıl sarayında çalışan tek bir Müslüman görevli için dahi seve seve "mescit" açtırmıştı. İngiltere'ye "irtica" gelmiş olmadı. Meselenin ikinci bir yönü daha var. Az önce ABD'deki özel okul-devlet okulu ayrımını belirttim. Devlet okulları "laik eğitim" vermek zorunda iken, özel okullar dini eğitim verebilir, buna "toplu ibadet"i de katabilirler dedim. Fakat Türkiye'ye baktığımızda bunun mümkün olmadığını görüyoruz. Çünkü Türkiye'de özel okullar da devletin tam kontrolü altında ve "laik eğitim" vermek zorunda!..

Bunun adı laiklik değil...

Yani bizim eğitim sistemimizin tekilliğinden kaynaklanan bir sorun var ortada: Devlet, sadece standart bir eğitime izin veriyor. Bu durumda bazı dindarlar bu standart eğitime "sızma" çabasına girişiyorlar ister istemez. Böyle olunca "hayır, laiklik buna izin vermez" deniyor. Tamam, o zaman bırakın özel dini okullar kurulsun. Ama hayır, ona da izin yok... Peki "muasır medeniyet"in her ülkesinde var olan "dini eğitim" bizde nasıl sağlanacak? Çocuklarını dini değerleri de içeren bir eğitimden geçirmek isteyen aileler, bunu nasıl yapacak? Geçmişte tek çözüm olarak gördükleri imam hatip okullarına yönelmişlerdi; ancak devlet kendi açtığı bu okulları "tehdit" sayıp mezunlarına üniversite kapısını daraltınca, o yol da çıkmaza girdi. Bu okulların "devletin din adamı ihtiyacı"nı karşılamak için kurulduğunu duyuyoruz ha bire; peki ama "toplumun din eğitimi ihtiyacı" ne olacak?..

Aslında mesele dönüp dolaşıp bizde laikliğin nasıl anlaşıldığına geliyor. Laiklik, devletin dini inançlara (ve inançsızlığa) karşı tarafsız olması mı demek? Yoksa "dini yaşam"a karşı "dini olmayan yaşam"ın yanında saf tutması mı? Dünyanın laik demokrasilerinde üstteki yorumlardan ilki geçerlidir. (Amerikan Anayasası'na göre, "Kongre, ne dini empoze eden ne de onun özgürce yaşanmasına engel olan bir kanun çıkaracaktır.") Laiklik böyle anlaşılırsa, toplumdaki "dini yaşam"ın laikliğe aykırı olmadığı da açıkça görülür. Ama bir de dini inançlarla felsefi açıdan sorunlu olan otoriter rejimlerin laikliği vardır. Bunlar, din özgürlüğünü tanımaz veya çok sınırlı olarak kabul eder ve toplumlarını "dini olmayan yaşam"a geçirmeye çalışırlar. Sovyetler Birliği, Mao devrinde Kızıl Çin, bugünkü Kuzey Kore bu tür rejimlerdir. Bizim Anayasa'mızda tarif edilen laiklik, sadece "devletin düzeninin" dine dayanmaması gerektiğini söylediği, dahası "din ve vicdan özgürlüğünü" tanıdığı için, üstteki laiklik tariflerinden ilkine denk düşüyor. Ama bazı seçkinlerin zihin yapısı, ikinci tip laikliğe daha yakın. Onun için "laik yaşam biçimini topluma kabul ettirmek"ten söz ediyorlar. Keşke gerçekten laik, yani dine karşı tarafsız bir sistemimiz olsa... O zaman herkes çok daha rahat edecek. İsteyen namaz kılmak, isteyen kadeh tokuşturmak için toplanabilecek. Ve hiç kimseye, sanki büyük bir kabahat işlemiş gibi, "suçüstü" yapılmayacak.

 

MUSTAFA AKYOL

30/5/2007

Göçtü Kervan

Göçtü Kervan

 

 

2/4/2007

Hz. Mehdi konusunda...

Müslümanlar olarak ahir zamanda Hz.Mehdi'nin geleceğine inanırız, bunda asla bir şüphemiz yoktur. Bu konuyla ilgili olarak Sayın Mansur İlhan YAKAR Beyefendi blogunda bir yazı yazmış. Yazıya yapılmış bir yorum dikkatimi çekti. Sedat Biçer isimli bir arkadaş Hz.Mehdi'nin 30 yıldır görevde olduğunu söylemiş. Bu konuyla ilgili olarak da bir isim vermiş. Ben de bu arkadaşa şöyle sordum:

 

"Sedat Biçer kardeşimiz Mehdi 30 yıldır görevde demiş ama Mansur Beyin anlattıkları ile uyuşmuyor bu durum. Mesela dünyada bahsedildiği gibi adalet ve adil bir mal paylaşımı yok. Kimisi israf sınırlarını anormal derecede aşıyor, kimileri açlıktan ölüyor.
Ayrıca, halen Hak din tek mezhep değil? Irak'ta Şiiler, Sünniler birbirini öldürüyor, birbirlerinin Camilerini bombalıyor.
Bu bir tezat değil mi?
Bu kişi Mehdi ise ismi neden Muhammed değil de İskender?
Arkadaşımız bu sorularımı cevaplarsa sevinirim. Ama lütfen işte falanca siteye git orada görürsün gibi açıklamalar istemiyorum.
Selametle kalın."

 

Sağolsun Mansur Bey konuyla ilgilenmiş benim bu soruma bir açıklık getirmiş. Verdiği cevap aynen şöyle:

 

"Kıymetli kardeşim. E mail adresiniz olsaydı gönderecektim. Bu mektubumu okuyunca yorum yerinden silebilirsin. Yorum anında mı aktif oluyor yoksa onaylamakla mı henüz bilmiyorum senin sayfanda ama siz okuyunca silebilirsiniz. Size ulaşmak için başka çarem yoktu.
(Mansur İlhan Yakar'dan ek açıklama)
1- Hz Mehdi henüz görevde değildir. Aksi açıklamaların delil ve dayanağı yoktur.
2- Hz Mehdi 7- ila 9 yıl görev yapacaktır. Bu haber hadislerde mevcuttur. 30 yıldır Hz Mehdi görevde demek bu hadislerle ve doğru kaynaklarla çelişir.Hz Peygamberin verdiği hakikatın dışına çıkar. Böyle birşeyi de akıl sahibi bir insan yapmaz.
3- Dünyada bunca kan gözyaşı ve zülüm kol gezerken, 30 yıldır Mehdi görevde demek, akıl ve firaset noksanlığı bir tarafa Hz Mehdi'ye hakarettir. 30 Yıldır dünyada görevde olacak ve bütün bu zülümler devam edecek öyle mi?
4- Hz Mehdi'nin çıkış alametlerinin en büyüklerinden birisi kendisinden ümit kesilmesidir. Bu açığa çıktığı zamanlarda zuhur eder.
5- Kim ben Hz mehdiyim diyorsa yalan söylemiştir. Zira Hz Mehdi kendisini Mehdiyim diye tanıtmayacaktır. Müminler onu vasıflarından ve mucizelerinden tanıyacaklardır.
6- Hz Mehdi'in ne vakit geleceği kesin bilinmez. Bunu Hz Peygamber dahi söylemediğine göre kimse söyleyemez.
7- Hz Mehdi'nin ne vakit geleceğine dair sadece kuvvetli tahminler yapılmıştır. Buna göre 2012 yılı. Bana göre bu ihtimal zayıf. Çünkü daha bazı hadiseler vukua gelmedi. 2018 yılı. Olabilir. Bundan başka ise 2040 yıllarına tevafuk eden ümmet ömrünün hesabı. Benim acizane tahminime göre 2040 yılını geçmeyecektir. Ancak gelişmeler ve dünyadaki hızlı değişmeler 2018 yıllarını da kuvvetle işaretlemektedir. Ancak şunu kesin olarak söyleyelim. Bizlerin bu konuda şu tarih diyerek zaman verme takati ve kudreti yoktur. En doğrusunu Allah bilir. Şunu unutmayınız. Allah kullarının akıl ve idrak mesabesini en iyi bilendir. Hz Mehdi'yi gönderdiğinde kullarını da haberdar eder. Hiç merak etmeyin. O Rahmandır rahimdir çok merhametlidir. Dilediğine herşeyi gösterir. Dua edin. Bu konuda samimi olun size yeter vesselam.
Mansur"

Göstediği ilgiden dolayı Mansur Bey'e teşekkür eder, başarılı çalışmalarının devamını dilerim.

Konunun tamamı için http://mansur.blogcu.com/1742440/

 

27/3/2007

Namaza Çağrı

Lütfen yazı uzun diye okumaktan vazgeçmeyin. Kaybedeceğiniz tek şey 5 dakikanız olur. Ama belki çok şey kazanabilirsiniz.

 

Namazın, kafirle müslümanı birbirinden ayıran, İslam’ın direği olduğunu bilmek zorundayız. Ne yazık ki, İslam coğrafyasında dünyaya gelmiş, adları müslüman olan çok sayıdaki ve içinde yaşadığımız toplumlar namaz gibi ehemmiyeti haiz bir yükümlülüğü terk etti ve de ihmal ettiler. Bu da onlara, namaz, dindeki yeri ve terki durumunda söz konusu olan hükümlerinden bahsetmeyi, nasihat babından zorunlu kılmaktadır.

 

Şunu öncelikle bilmelisin ki; namazı terk eden kimsenin azgınlığı kendisine üstün gelmiş, alışverişte zarara uğramış, kötü akibetini kendi elleriyle hazırlamış, uzayıp giden bir hüsran ve pişmanlık içine düşmüştür. Namaz kılmayan kimse nefretle kınanmıştır. Resûlullah (S.A.V.)’in yolu üzere ölmez. Onun barınağı kızgın bir ateş, konuklanacağı ve buyur edileceği yer de Cehennem’dir (Allah korusun)

 

Allah Sübhânehu ve Teâla, namazın ehemmiyetini oldukça büyük kılmış, Resûlü de (S.A.V.) bunu belirtmiştir.

 

Allahu Teâla şöyle buyurur;

Nihayet onların peşinden öyle bir nesil geldi ki, bunlar namazı bıraktılar; nefislerinin arzularına uydular. Bu yüzden ileride azgınlıklarının cezasını çekecekler. (Meryem, 59),

 

Her nefis, kazandığına karşılık bir rehindir; Ancak, (hesap defteri) sağ yanından verilenler başka: Onlar cennetler içindedir. Günahkârlara, “sizi şu yakıcı ateşe sokan nedir?” diye uzaktan uzağa sorarlar. Onlar şöyle cevap verirler: “Biz namazımızı kılmıyorduk,... (Müddesir, 38-43),

 

(Bununla birlikte kafirlikten vazgeçip) tevbe eder, namaz kılar ve zekat verirlerse, artık onlar dinde kardeşlerinizdir.... (Tevbe,11).

 

Resûlullah (S.A.V.) de “Kişi ile küfür ve şirk arasında namazı terketmesi vardır.” buyurmuştur (Müslim).

 

Namazın önemini ifade eden başka bir hadiste şöyledir; “Kulun, kıyamet günüde ilk hesaba çekileceği şey namazıdır. Eğer -bu hesabı- düzgünse diğer ameli de düzelir, yok bu -hesabı- fasit olursa diğerleri de fasit olur” (sahihtir, Taberani)

 

Bir başka hadisinde ise Resûlullah (S.A.V.) “İnsanlarla, Allah’tan başka ilah olmadığına, Muhammed’in (S.A.V.) şüphesiz Allah’ın elçisi olduğuna şehadet etmeleri, namaz kılmaları ve zekat vermelerine değin savaşmakla emrolundum. Eğer bunları yaparlarsa kanlarını ve mallarını benden korumuş olurlar. Fakat – gerçek hesapları yine Allah’a kalmıştır.” (Buhari, Müslim). buyurmaktadır.

 

Yine bir diğer hadisi şeriflerinde şöyle buyurmuşlardır;

“Benim havzım İyle ile Aden arasından daha uzundur. Nefsim elinde bulunana andolsun ki, O’nun kapları yıldızların sayısından çoktur. Sütten daha beyaz, baldan daha tatlıdır. Nefsim elinde bulunana andolsun ki, ben; bir kimsenin kendi havuzundan, başkalarının develerini kovduğu gibi insanları ondan kovacağım. Ashab: Yâ Resulullah sen, o gün bizi tanıyabilecek misin? dedi. Peygamber (S.A.V.)’de, “Evet, Sizin O gün hiçbir ümmette bulunmayan bir simânız olur. Yanıma abdest eseriyle -azâlarınız- aklanmış gelirsiniz” - yanıtını verdi” (Müslim)

 

Namazı terk etmek sebebi ile Resulullah’ın namazsızları kendi havzından uzaklaştırdığı o pek zorlu günde senin yerin neresi olacak? Resûlullah (S.A.V.) çehrelerinde abdest sebebiyle oluşan parıltıların varlığıyla arkası sıra gelenleri gayet iyi bilecek. Ama seni nasıl tanıyıp ta kendi havzına dahil etsin ki? Çünkü sen namaz kılmıyorsun!..

 

Tasdik etmedi, namaz da kılmadı. Ancak yalanladı ve yüz çevirdi. (Kıyâmet, 31/32)

Bütün bu tehditlerden sonra Cennete girmeyi umuyor musun!?..

Hep Allah’a dönüp itaât edin, O’ndan korkun ve namazı kılın da müşriklerden olmayın. (Rum, 31 ).

 

Sahabelerden gelen nakiller, onların; kasten namazı vaktin sonuna kadar kılmayan kimsenin, kafir olduğu yönündedir. Alimler, “Sahabeden bunun aksini söyleyen kimse bilinmiyor” demektedirler.

Acaba namaz kılmayan kimse hangi amelin sevabını ümit eder? Yarın Allah’ın huzurunda günahlarının affedileceğini neye dayanarak düşünebilir ki? Allah’ın ona yazdığı en büyük amelî sorumluluğu basite almanın, onu iteceği azaptan nasıl emin olabilir?

Bir baba, çocuğundan bir şey istediğini sonra da çocuğun bu isteği kâle almadığını veya isteğine karşı gevşek davrandığını bir düşünmelidir. Baba derhal hiddetlenir, büyümesi ve yetişmesi için gün boyu başkalarının kaprisleri altında onun için kendini paraladığı evladı, çok önem verdiği bir hususta yüz çeviriyor veya omuz silkiyor veya gevşek davranıyor?!.

 

Peki ya Alemlerin Rabbi olan Allah! Hâstalandığımızda bizi iyileştirmesi için yakardığımız Rabbimiz! Gördüğümüz görmediğimiz nimetleriyle bizlere çok acıyan O yüceler yücesi Mevlâ zü’l Celâl! Her şeye zaman bulan insan, Rabbi için boyun eğip namaz kılmaya vakit bulamıyor? İşte bu korkunç bir şeydir.

 

Yere ve göklere boyun eğdiren yüce Allah’ın huzurunda namaz kılmayanın hali ne korkunçtur!.. Okuyup düşünen kimse için; namazın farziyetini belirten, kılmayanın çok kötü sonunu bildiren ve bundan özellikle sakındıran bir çok ayet ve de Resûlullah (S.A.V.)’in hadis-i şerifleri vardır.

 

Ey namaz kılmayan kimse!

 

Şu ayet ve hadislerde belirtilen azabın şiddetine bakta gençlik ve hayata aldanma, çünkü hayat ne kadar uzun olursa olsun bütün nefisler ölümü tadıcıdır... Tüm bunları bir kenara bırakıp gaflete dalma. Şüphesiz Allahu Teâla seni boş yere yaratmadı. Aksine, ancak O’na kulluk etmemiz için yaratıldık. Ne biz, ne de tüm insanlar başı boş bırakılmayacak... Allah azze ve celle’nin bizleri kesinlikle toplayacağı, hak ve adâletle sınıfların ayrılacağı bir dönüş yerimiz var bizim...

 

Yarın ancak, kendisinden korkup emirlerini yerine getiren, yasaklarından kaçınan; dünyayı, cennet ve Allah’ın hoşnutluğu karşısında satan; geçici hayata karşı Ahiret sonsuzluğunu tercih eden; azap ve ızdıraba karşı mutluluğu satın alan kimselerin olacak, işte onlar güvenlik ve esenlik içinde olacak; ticaretleri boşa gitmeyecektir.

 

Aziz ve Kahhâr olan Allah’ın huzurunda yarın ki durumunu düşün... Allah’a andolsun, bu öyle bir saattir ki, dehşetinden müttakiler habersiz değildirler.

 

O gün Cehennem getirilir, insan yaptıklarını birer birer hatırlar. Fakat bu hatırlamanın ne faydası var! (Fecr,23).

 

Gerçekten çok çok kötü olan da Hakkı bilip ona iman etmen sonra da seni hiç ilgilendirmezmiş gibi, umursamaksızın bu yönde bir adım dahi atmıyor olmandır. Yoksa bu Hakkı teşrî edip onu emreden Allah’ın, -insanı şiddetlice- kuşatmasının sana asla erişmeyecek olduğuna mı inanıyorsun?.

 

Ahiret ve Ahirette olacakların azâmeti ve dehşetinden kurtulmak mı daha kolay, yoksa dünyada peşinde koştuğun heves ve tutkuları bırakmak mı?

 

Eğer AIlah’a ve Ahiret gününe şüphe duymadan iman ediyorsan, gerçekten doğru ve dikkatli düşünüp lafı yerine koyup kesinlikle batıla uymayacağına kâni oluyorsan, karşına; bütün müslümanlar için de bir öğüt olacak, tertemiz hakkı uygulamaktan başka bir gerçek çıkmayacaktır.

 

Sözün doğrusuna teslim olup önündeki bu açık gerçeğe tutunmaktan başka alternatifin olmadığını anladığın zaman sana düşen vazife; Allah’ın bizler için seçtiği hayat düzenini yürürlüğe koymak için ayaklanman, derhal namaza ve Allah için secdeye koşmandır. Şeytan gibi Rabbine isyankâr olma! Bil ki, bu nasihata kulak vermezsen, korkunç sondan Allah’ın dilemesinden başka, ne bir kurtuluş ne de bir kaçış yeri olmayacak!

 

Zevk ve isteklerine karşı koymazken seni yaratan Allah’a karşı gelirsin!.. Allah’ın ayetlerini duyar ve namaz konusundaki emirlerini gayet iyi bilir de Allah’ın bu husustaki tehditlerini sanki hiç duymamış gibi namaz kılmamakta hâlâ ısrar edersin:

Vay haline, her yalancı ve günahkâr kişinin! ki, Allah’ın kendisine okunan ayetlerini işitir de sonra büyüklük taslayarak sanki hiç duymamış gibi (küfründe) direnir. İşte onu acı bir azap ile müjdele! (Câsiye,7-8).

 

Bunlar, gerçeği bildiği, onun aydınlığını gördüğü halde Allah’a bilerek karşı gelen, anladığı halde Allah’ın emrinden habersiz gibi davranmak suretiyle kendi kişiliklerine zulmedenlerdir.

 

İşte böyleleri Allahu Teâla’nın şu ayetinde belirttiği kimseler gibidirler,

Hevâsını (kötü duygularını) ilâh edinen ve Allah’ın bir bilgiye göre saptırdığı, kulağını ve kalbini mühürlediği, gözünün üstüne de perde çektiği kimseyi gördün mü?... (Câsiye, 23).

 

Ey Allah’ın kulu! Artık üzerindeki gafleti at!. Latif ve Habîr olan Allah azze ve celle nin yoluna yönel, tevbe et ve henüz fırsat varken kendini ıslah et... Rabbinin affına O yüce mevlâ’nın engin rahmetine koş.. Kim bilir? Bu sabah belki son sabahın ya da bu akşam son akşamın?.

 

Bir bak... Rabbimiz ne buyuruyor,

Bizim ayetlerimize öyle kimseler iman eder ki, ayetlerimizle kendilerine öğüt verildiği zaman secdeye kapanırlar ve Rablerine hamd ile tesbih ederler de kibirlenmezler. (secde,15).

 

Kendisine Rabbinin ayetleri hatırlatıldıktan sonra onlardan yüz çevirenden daha zâlim kim olabilir? Şüphesiz ki biz, mücrimlerden intikam alacağız. (secde,22).

 

Onlara “namaz kılın” denildiği zaman itaat edip namaz kılmazlar. (Namaz kılmayarak Kur’an ayetlerini) yalanlayanların o gün vay haline. Artık Kur’an’ın ayetlerinden sonra neye inanacaklar? (Mürselat 48-49-50).

 

 

 

4/2/2007

Mahşer yerinin sıkıntıları

İmam Gazali, Ayet-i Kerimelere ve Hadis-i Şeriflere dayanarak mahşer yerinin sıkıntıları hakkında şunları söylemiştir:

“Sonra da bütün yer ve gök ehlinin mahşer yerinin izdihamını düşün. Melekler, cin, insan, şeytan, vahşi ve ehli hayvanlar, kuşlar hep bir arada toplanmış. Sonra güneş, bütün sıcaklığı ile tepelerine yaklaşmış, bir de Arş’ın gölgesinden başka gölge yok. Orada da mukarrebler gölgelenir. Arş’ın gölgesinde gölgelenen ile güneşin harareti altında kalan bir olur mu?

Sonra insanların birbirlerine girmelerini, gizli işlerinin açığa çıkması ile meydana gelen utanç ve rezilliklerini, Allah’u Teala’nın huzuruna çıkmaktaki perişanlıklarını düşün. Bir aradaki sıkışık durumları, güneş ve nefes sıcaklıkları, utanç ve korku ile gönül ateşlerini düşün. Bu durumda her kılın dibinden akan terleri, bunların mahşer yerine akışları ve bu terlerin bedenlerine doğru yükseldiğini, herkesin isyanına göre terlere gark olduğunu; kiminin dizine, kiminin göğsüne, kiminin boğazına kadar terlere battığını ve hatta bir kısmının ter suları içinde kaybolacak duruma geldiğini düşün.”

MAHŞERDE BEKLEME MÜDDETİ

Mahşer yerinde bekleme müddeti hakkında muhtelif rivayetler vardır. Bir rivayete göre kırk yıl insanlar bekleyecek, Cenab-ı Hak hesabı görmeden bütün insanları öylece bekletecektir. Bir rivayete göre üç yüz yıl, bir rivayete göre ise elli bin sene bekleyecektir. Bekleme müddeti ile ilgili İmam Gazali’nin Ayet-i Kerimeler ve Hadis-i Şerifler ışığında yaptığı değerlendirmeye göre:

“Gözleri göklere dikilmiş, kalpleri parçalanmış olduğu halde kimse ile konuşmadan ve kimsenin işine bakılmadan mahlûkat, yemeden, içmeden ve hava almadan üç yüz yıl bekleyecektir.”

“Büyük bir günde alemlerin Rabbi olan (Allah’ın hükmü) için insanların (kabirlerinden) kalkacağı günde (Muhaffifin: 5-6)

Abdullah bin Ömer diyor ki: Resul-u Ekrem bu Ayet-i Kerimeyi okuduğu vakit, “Okları raflarına istifli olarak dizdikleri gibi, Allah-u Teala’da sizleri mahşer yerine toplayıp elli bin sene bekleterek yüzünüze bakmadığı vakit haliniz nice olur.” buyurmuştur.

“Ne zaman ki elden dermandan kesilir, artık sıkıntıları son haddine varırsa, kendileri için şefaatçi aramak üzere birbirleriyle konuşmaya başlarlar. Hangi peygambere başvursalar “Beni bırakın, ben nefsimle meşgulüm, kimseye bir şey yapamam.  Rabbimiz bugün öyle gadaplıdır ki, bugüne kadar hiçbir vakit böyle gadap göstermemiştir” der. En nihayet Resul-u Ekrem Allah-u Teala’nın izin verdiği kimselere şefaat eder. “

Haşir meydanındaki bu bekleme müddetinin uzunluğu amellere göre değişmektedir. Kâfirler en uzun zaman beklerken, müminler amellerinin durumuna göre bekleyeceklerdir. Salih amel işleyen müminler içinse bu bekleme müddeti farz namaz kılmaktan daha az bir zamandır.

Bekleme müddetinin elli bin sene olduğunu bildiren Peygamberimize Sahabeler “Bu ne uzun zamanmış Ya Resulullah” dediklerinde, Peygamber Efendimiz “Nefsim kudreti elinde bulunan Allah’a yemin ederim ki, o günün sıkıntıları mümine öyle hafifletilir ki, bir farz namazı kılmaktan daha hafif olur” demiştir.

Allah o gün cümlemizin yar ve yardımcısı olsun. Amin.

« Önceki ::