bitlikirpi - kafama göre, canım nasıl isterse...

16/3/2007

Menderes’in son mektubundaki kehanet

İdamlar bütün dünyada nicedir elin ayağın ortalıktan iyice çekildiği saatlerde, yani sabaha doğru yapılıyordu. Sebebi ise gayet basit ve anlaşılırdı: Gündüz infaz edilen idamlar halkta taşkınlıklara meydan veriyor, olayın dehşetinden etkilenenler sağa sola saldırıp başka ölümlere yol açıyorlardı. Ama onunki öyle olmayacak, bir ikindi vakti, ağır ağır darağacına doğru yola çıkarılacaktı.

Son sözlerini yazmak için kâğıt kalem istedi. Ufak bir not kâğıdı uzattılar önüne. Başladı yazmaya. Kendini iyi ifade etmesiyle tanınan Başvekil Adnan Menderes, darağacının gölgesinde o kâğıt parçasına bir demokrasi manifestosu döktürecekti. Kimseden korkusu kalmamıştı. Ölümden öte yol var mıydı?

Başladı yazmaya. Dünyaya sağlığında bıraktığı son belgenin “eski yazı” dediğimiz Osmanlıca olması ve hemen hiçbir imla bozukluğu ve cümle düşüklüğü olmadan yazılmış bulunması ise düşündürücüdür. Demek ölümü bile arzulayacak noktaya getirilebiliyormuş insan. Gerektiğinde ona bir sevgiliye koşar gibi koşabiliyormuş.

İlk satırı yazdı: “Adnan Menderes’in idamından evvel son sözleri.” Sonra düşüne düşüne yazmaya devam etti:

“Sizlere dargın değilim. Sizin ve diğer zevatın iplerinin hangi efendiler tarafından idare edildiğini biliyorum. Onlara da dargın değilim. Kellemi onlara götürdüğünüzde deyiniz ki, Adnan Menderes hürriyet uğruna koyduğu başını 17 sene evvel almadığınız için sizlere müteşekkirdir. İdam edilmek için ortada hiçbir sebep yok. Ölüme kadar metanetle gittiğimi, silahların gölgesinde yaşayan kahraman efendilerinize acaba söyleyebilecek misiniz? Şunu da söyleyeyim ki, milletçe kazanılacak hürriyet mücadelesinde sizi ve efendinizi yine de 1950’de olduğu gibi kurtarabilirdim. Dirimden korkmayacaktınız. Ama şimdi milletle el ele vererek Adnan Menderes’in ölüsü ebediyete kadar sizi takip edecek ve bir gün sizi silip süpürecektir. Ama buna rağmen duam [bu kelimenin üzeri çizilip merhametim yapılmıştır] sizlerle beraberdir.”

O mahkemede ezilmiş, tükenmiş ve adeta canlı cenaze gibi bir görüntü çizen Menderes’in dimağı, bu son mesajında adeta tutuşmuş ve eski günlerini hatırlamıştır. Özellikle irticalî konuşmalarında zaman zaman edebî bir lezzet kazanan üslubu, Osmanlıcanın o zengin lügatinden bir çıkış yolu arardı. İşte 1 Mayıs 1960 tarihli radyo konuşmasından birkaç cümle:

“Çok partili hayat birtakım müşkilata rağmen devam edip yerleşmekte... Ve her memleket meselesini milletin rey ve iradesiyle halletmek veya istikametlendirmek şuuru vicdanlarda kökleşmekte... Fakat memleket bütün bu güzel ve müsbet manzaraları ile göze gelmiş gibi, feleğin kahrı şeametli [uğursuz] bir nefes gibi üstünde dolaşmakta, sanki zehirli bir çöl rüzgârı gibi onun güzel renklerini soldurmaya çabalayarak esmekte... Ne için sevgili vatandaşlarım? Bu kin, bu husumet, bu ihtiras, bu kıskançlık ne için kurutucu bir çöl fırtınası gibi bu güzel vatanın üstünde estirilmek istenmekte?”

Evet ne içindi bütün bunlar? Memleketin üzerinde estirilmek istenen zehirli çöl rüzgârı kimin eseriydi? Daha da önemlisi, Menderes, “silahların gölgesinde yaşayan efendiler”den kimleri, hangi güçleri kastetmişti? CHP’liler ve İnönü’yü mü? Derin devleti mi? Yoksa bazılarının iddia ettiği gibi ABD’yi mi? Ya da yine bazılarının iddia ettiği gibi hakimiyetini ABD’ye kaptırmış olmanın telaşıyla harekete geçen İngiltere öncülüğündeki Avrupa’yı mı?

Mektubun dikkat çekici cümlelerinden birisi, Türkiye’deki “hürriyet mücadelesi”nin er geç kazanılacağına ilişkin vurguyla öne çıkıyor. Menderes’in hürriyet mücadelesinin başlangıcı olarak verdiği tarih, 17 yıldır ki, 1944’e tekabül eder. Demek ki Eylül 1945’te CHP’den ihraç edilmeden önceki ilk muhalefet günlerini hatırlıyordu Menderes. Şükrü Saraçoğlu kabinesine güvensizlik oyu veren 7 muhaliften biri de o değil miydi?

‘Geç kaldınız, geç. Benim başımı asıl o zaman alacaktınız’, demeye getiriyordu idam sehpasının eşiğindeki Başvekil. İşte bu cümleden çözüyoruz, mektupta Menderes’in hedefinin, ezelî rakibi İsmet İnönü olduğunu. Silahların gölgesinde yaşayan efendi, odur. ‘1950’de kurtardım’ dediği de odur. İktidara geldiklerinde paçası tutuşan İnönü’ye ‘devr-i sâbık” yaratmayacaklarını söyleyerek teminat veren, bir nevi onu kurtaran Celal Bayar’la kendisi değil miydi?

Bakmayın siz İnönücülerin ‘Aslında İsmet Paşa Menderes’in idam edilmesini son dakikaya kadar istemedi’ yavelerine. Çünkü Bedii Faik’in de ustaca yakaladığı gibi, İnönü onun idamını son dakikaya kadar değil, “son dakikada” istememiştir. Ama zaten o son dakikada kimsenin (ABD Başkanı’nın bile) idamı önleyecek gücü kalmamıştı ki! Zamanlaması tek kelimeyle harikaydı İnönü’nün. Rakibinden kurtulmayı arzu etmiş ama son dakikada harekete geçerek üzerindeki şaibeyi de temizlemek istemişti. ‘Ne yapayım, gördünüz, elimden geleni bu kadardı’, diyerek de işin içinden sıyrılmayı becermişti.

Mektup devam ediyor: “Adnan Menderes’in ölüsü ebediyete kadar sizi takip edecek ve bir gün sizi silip süpürecektir.” Yoksa bir kehanet karşısında mıyız? Ölüsü değil de ruhu, gün gelecek defalarca sandığa gömerek -yeni bir Menderes olarak ortaya çıkan Ecevit parantezi hariç- CHP’yi siyaset meydanından silip süpürmeyecek midir? Ve bugün CHP’nin ensesindeki nefes, Türk halkının gönlünden hâlâ silinmeyen Menderes’in ruhu değil midir? Dolayısıyla bu son anından damıtılmış kehanet pekala tutmuş, yıllar sonra İstanbul’a nakledilen kemikleri bile on binleri sokağa dökmeye yetmiştir.

Bana sorarsanız asıl çıkan kehaneti, ihtilalden sonra dostları tarafından bile komik bulunan “Bütün bir millet arkamdan geliyor” sözleri olmuştur.

Mustafa ARMAĞAN

3/2/2007

Sultan Süleyman'dan kıssalar

HIRSIZ

Kanuni Sultan Süleyman devrinde bir gün İstanbul’un kenar semtlerinde oturan yaşlı bir kadının evi hırsızlar tarafından soyulur. Kadın doğruca saraya giderek görevlilere Sultan ile görüşmek istediğini belirtir. Görevliler durumu Sultan’a iletir ve olur alınca kadını Sultanın huzuruna çıkarırlar. Kadın sultana evinin hırsızlar tarafından soyulduğunu ve bir an evvel hırsızın yakalanarak mallarının kendisine teslim edilmesini ister. Sultan kadını dinledikten sonra

-  Bre hanım, bu ne kadar derin uykudur ki evin soyuluyor da duymuyorsun? der.

Kadın gayet sakin bir sesle şöyle cevap verir:

-  Padişahım! Kusura bakmayın, biz sizi uyanık bilirdik, onun için evimizde rahat uyuyorduk.

Bu cevap üzerine Kanuni utanarak Haklısın! Der ve kadının çalınan mallarının bedelini kendi şahsi malından öder.

 

KARINCA

Bir gün Kanuni Sultan Süleyman işlerinden fırsat bulduğunda sarayın arka bahçesine hava almaya çıkar. O esnada bir ağacın yapraklarının bazılarının buruşup, solduğunu fark eder. Hemen yanlarına gider ve eliyle incelemeye başlar. Biraz sonra yaprakların neden buruştuğunu anlar. Karıncalar ağacın dallarını sarmıştır. Hemen ağacı ilaçlatarak sorunu önlemeyi düşünür. Ama biraz sonra bu fikirden vazgeçer. Çünkü bu sefer de karıncalar ölecektir. Onlar da neticede can taşımaktadırlar. İşin içinden çıkamayan Sultan doğruca hocası Ebussuud Efendi’ nin odasına gider. Ama hocası odada yoktur. Bunun üzerine meseleyi bir kağıt parçasına yazıp, rahlenin üzerine bırakır ve oradan çıkar.

Bir süre sonra hocası odasına gelir ve Sultan’ın yazdığı kağıdı okuyarak, o da bir şeyler yazar ve tekrar odasından çıkar.

Birkaç saat sonra Kanuni hocasının yanına tekrar uğrar ama hocası yine yerinde değildir. O esnada hocasına yazdığı kâğıt parçasını görür. Üzerinde kendisinin yazdığından başka şeyler de yazmaktadır kâğıtta. Alır ve okumaya başlar. Aynı anda yüzünde de bir tebessüm belirir.

Kağıdın üst kısmında Kanuni’nin hocasına yazdığı soru vardı:

Meyve ağaçlarını sarınca karınca,

Günah var mı karıncayı kırınca?

Hocası Ebussuud soruyu şöyle cevaplıyordu:

Yarın Hakk’ın divanına varınca,

Süleyman’dan hakkın alır karınca…

30/1/2007

Vahdettin Milli Mücadele'yi destekleseydi sürgüne gönderilme

Vahdettin Milli Mücadele’ye taraftar olsaydı bile sonuç değişmeyecek, 1924 Mart’ında o da sürgünü boylayacaktı. Atatürk’ün silah arkadaşı Şehzade Osman Fuad Efendi ve Milli Mücadele lehine casusluk yapan Fehime Sultan’ın durumları, başka türlüsünü düşünmemize elvermiyor çünkü.

Son günlerde ağızlarda bir sakız: Vahdettin İngiliz yanlısıdır, hatta casustur. Neden? Çünkü Milli Mücadele’yi desteklememiş, İngilizlerle işbirliği yapmış, hatta onlara Ankara hükümeti hakkında bilgi ve belge de sızdırmıştır. Bu mantıktan gidersek şu sonuca ulaşmamız mümkün: Eğer Vahdettin Milli Mücadele’yi desteklemiş olsaydı padişah ve halife olarak yerinde kalacak, en azından, kendisi başta olmak üzere hanedan üye ve mensupları yurtdışına sürülmeyeceklerdi.

Bu kargaları bile kahkahadan kırdıracak iddia, onlarca yıldır ciddi ciddi dillendiriliyor, Cumhuriyet’in günah keçisi yapılan Vahdettin, bu beylerin istediği tarzda hareket etseydi baş tacı edilecekmiş gibi bir hava yayılıyor etrafa. Oysa tarihin karanlık sayfalarını karıştırdığımızda durumun hiç de böyle olmadığını, Milli Mücadele’ye destek çıkan, hatta onun lehine casusluk yapan hanedan üyelerinin bile istisna getirilmeden yurtdışına sürüldüklerini öğreniyor ve bu iddianın, bir iddia olmaktan çok bir bahane ve silah olarak kullanıldığını fark ediyoruz.

Sultan V. Murad’ın torunu Osman Fuad Efendi, 1895’te doğmuş, askerlik mesleğini tercih ederek generalliğe kadar yükselmeyi başarmıştır. 1911’de İtalyanlar Trablusgarb’a hücum edince Osman Fuad, “icabında merkezi tanımayarak müstakil hareket etmek selahiyetini haiz olmak üzere” grup komutanı olarak bir denizaltı gemisiyle Derne’ye gitmişti. Burada Mustafa Kemal ve Enver Beylerle beraber milis kuvvetleri örgütleyerek bir mücadele başlatmışsa da, 1912’de Balkan Harbi’nin başlaması üzerine hükümet, Trablusgarb’ı düşmana teslim ederek geri çekilmesi emrini göndermiştir kendisine. 18 bin kişilik Osmanlı ordusunu İtalyanlara teslim etmek istemeyen Ferik (Tümgeneral) Osman Fuad, merkezin emrini dinlemeyerek çöle doğru çekilmiş ve kuvvetlerini Tunus’a geçirmişti. Ancak merkezden gelen ikinci bir emirde Trablusgarb’ın İtalyanlara bırakıldığı belirtilince geri dönüp teslim olmuş, Napoli’de 8 ay kadar esir kaldıktan sonra İstanbul’a dönmüştü.

Birinci Dünya Savaşı’nda Süveyş cephesinde görevlendirildiğini görüyoruz Osman Fuad’ın. Stratejik bir görüşme yapmak için gittiği Almanya’dan dönüşte bindiği denizaltı gemisi İngilizlerin hücumuna uğramış, başından ağır bir yara almıştı. 1915’te Sina cephesine tayin olundu, Süveyş cephesinde savaştı ama başarısız olunca Halep’e çekildi. Burada başındaki yaranın yeniden iltihaplanması üzerine ameliyat olmak için Almanya’ya gitti. 1924’te görev icabı Roma’da bulunuyordu. Bir gün ajanslar Osmanlı hanedanının sürgüne yollanacağı haberini geçtiler. Sürgünlerin listesinde kendi ismini de okudu Osman Fuad; yıkılmıştı. Memleketi için yıllarca hizmet veren ve “gâzilik” rütbesine nail olan bir general, sırf hanedandan diye sınır dışı edilmiş, vatanının kapıları yüzüne kapatılmıştı. O günlerde askerî bir kurye, kendisine bir posta ulaştırdı. Mektup Gazi Mustafa Kemal Paşa’dan geliyordu: “Ana vatan dışında kalışınız için çok esef ederim. İstisna yapamadım. Kanun umumi idi” diyordu. Mustafa Kemal, silah arkadaşı için istisna getiremediğini bildiriyordu.

General/Şehzade Osman Fuad, 1973’te sefalet içinde yaşadığı üçüncü sınıf bir otel odasında hastalanmış ve bir hastane odasında yalnız başına ölünce Paris’te Bobini Mezarlığı’na defnedilmiştir. Vatan hasretiyle son nefesini verdiği günlerde TBMM, Osmanoğullarının Türkiye’ye girişini serbest bırakacak kanunu çıkarmak üzereydi. Göremedi.

Gelelim Fehime Sultan’a

Yıllardan 1920, aylardan Nisan’dır. Milli Mücadele’nin başlarında Ankara’nın gizli istihbarat teşkilatı, sarayın neler düşündüğünü fena halde merak etmektedir. İçeriden bilgi sızdıracak bir köstebek aranmaktadır. Sonunda, çırağ edilmiş (yani evlendirilerek saraydan çıkarılmış) bir cariye vasıtasıyla V. Murad’ın kızlarından Fehime Sultan’a ulaşılır.

Altunizade semtindeki bir köşkte gerçekleşen buluşma, Fehime Sultan’ın özellikle Vahdettin’e ve hanedan mensuplarına yönelik sert eleştirileri, onları gaflet, hatta ihanetle suçlaması ve Milli Mücadele lehine attığı coşkulu nutukla bambaşka bir çehreye bürünür. Ankara’nın istihbarat elemanları şaşkına dönmüştür. Fehime Sultan’ın Damat Ferid Paşa’ya duyduğu öfke, onu tam 2 saat konuşturmuş, bildiği ve gördüğü bütün “mel’anetleri”ni sayıp dökmüştür. Ayrıca sarayın içindeki tasavvur ve teşebbüsleri de anlatmıştır kendilerine. Dahası, İstanbul’daki Millîci gruplardan da haberdar olduğunu, isim isim sayarak zikretmiş ve istihbaratçılara şok üzerine şok yaşatmıştır. Güya bu isimleri ilgililerden başka kimse bilmemektedir!

Bir sonraki buluşmada Fehime Sultan, İstanbul’dan Anadolu’ya gönderilen adamların isimlerini ve gittikleri şehirleri not ettirmiş, kimlerle işbirliği yaptıklarını, hangi amaçla gittiklerini de belirtmekten geri kalmamıştı. Ayrılırken de büyük bir kararlılıkla şu sözleri söylemişti: “Bugünden itibaren benliğini, tıpkı sizler gibi aziz milletimizin selamet ve saadetine adamış bir fedai addediyorum kendimi.” Ezcümle, Fehime Sultan, gizli bilgileri Mustafa Kemal’in adamlarının önüne sermiş ve Milli Mücadele hareketi için bir muamma olan sarayın içini bir ayna gibi aksettirmişti kendilerine.

Peki sonuç ne oldu dersiniz? Anadolu hareketi lehine casusluk yapan ve bu yüzden “kahraman” ilan edilip madalya takılması gereken hanım sultana da bir istisna getirilmemiş ve bir gece kendisini yurtdışında bulmuştu. Fehime Sultan 1929 yılında Nice’de veremden vefat etmiş, ölmeden önce de vatanımıza hitaben açık bir mektup kaleme almıştı. Fransa’da ve Mısır’da basılan bu mektubun Türkiye’de yayınına izin verilmemiş olduğunu söyleyeyim de, varın gerisini siz düşünün.

Yani Vahdettin, Milli Mücadele’ye taraftar olsaydı bile sonuç değişmeyecek, 1924 Mart’ında o da sürgünü boylayacaktı. Atatürk’ün silah arkadaşı Osman Fuad Efendi ve Milli Mücadele lehine casusluk yapan Fehime Sultan’ın durumları, başka türlüsünü düşünmemize elvermiyor çünkü.

 

Mustafa ARMAĞAN

30/1/2007

Özdemiroğlu Osman Paşa

Osmanlı tarihi, yanlış bir şekilde hep bir Avrupa topraklarına ilerleme ve geri çekiliş tarihi olarak takdim edildiğinden, yani Avrupa’yı merkeze alarak bir Osmanlı senaryosu yazıldığından asıl gayesi ihmal edilir. Mesela Kanuni’nin ölümünden 12 yıl sonra başlayan büyük Kafkas harekâtından söz edilmez de, hep Viyana’ya kadar gittik ve döndük diye yazılır. Oysa Kafkas harekâtı, tarihimizin en hayranlık uyandıran kişiliklerinden birisini, Özdemiroğlu Osman Paşa’yı hediye etmiştir hafızamıza.

Babası Özdemir Paşa, Mısır’ın Memlûk beylerindendir. Abbasi hanedanından bir prensesle evlendirildi. Hadım Süleyman Paşa’nın Hint Okyanusu seferine katılan Özdemir Paşa’ya, daha sonra Mısır eyaletinin sınırlarını güneye doğru genişletme emrinin verildiğini görüyoruz. Sudan, Eritre, Somali, Habeşistan ve Yemen’deki fetihlerle Osmanlı bayrağını ekvatora yaklaştırdı. İşin garibi, bütün bu işleri, hepi topu birkaç bin askerle gerçekleştirmesi. Kanuni, kendisini Habeş Beylerbeyi olarak atadı. Burada İslamiyet’in yayılması için öylesine çalıştı ki, Yılmaz Öztuna’nın ifadesiyle, bugün Habeşistan nüfusunun yarısının Müslüman olması, doğrudan Özdemir Paşa’nın eseridir. O ve oğlu Osman Paşa sayesinde Afrika’nın doğusu Katolik sömürgecilerin eline geçmekten kurtulmuş ve bugüne kadar Müslüman kalabilmiştir.

İşte bu Osman Paşa’nın oğlu Özdemir Paşa, Lala Mustafa Paşa’nın kurmay başkanı olarak çıktığı Kafkas harekâtında öylesine görkemli başarılara imza atmıştı ki, sonunda Sadrazamlığa getirildi. Neler yaptığına hızla göz atalım:

Bugünkü Gürcistan’ın başkenti Tiflis’i fethetti. (Ağustos 1578)

Hemen ardından Koyun Geçidi zaferi (Eylül 1578) geldi. 2 saat içinde Safevi ordusu perişan edildi. Hazar denizine ulaşıldı. Şirvan fethedildi ve şair Baki bu fetih için özel bir gazel yazdı.

Şamahı Zaferi (Kasım 1578)

Meşaleler Savaşı (Mayıs 1583): Osmanlı ordusu geceleri de süren savaşta binlerce meşale yaktığı için “Meşaleler Savaşı” adı verilmiştir. 3 gün, 3 gece sürdü. Erivan dahil bütün Ermenistan ele geçirildi.

Beş yıl süren büyük Kafkas seferinde Osmanlı Devleti’nin toprakları tam 300 bin kilometrekare büyümüştü. (Bu rakam, yaklaşık olarak bugünkü Türkiye topraklarının yarısına tekabül eder.) 28 Haziran 1584’te İstanbul’a döndü. Muhteşem bir karşılama töreni düzenlendi. Huzura kabul edildi. Padişah bu büyük serdarın oturmasını istedi. Ancak Osman Paşa, edebinden oturamadı. Ancak dördüncü defa ısrar edilince oturabildi.

III. Murad “Gaza ve cihadlarınızı bir de sizin ağzınızdan dinlemek isteriz.” deyince “Bizim ne haddimize sultanım. Heman Cenab-ı Hakk’ın inayeti ve sultanımın helal lokma yedirdiği gazilerin himmeti berekâtıdır.” diye tam bir Osmanlı’ya yakışır, olgun bir cevap verdi. Heyecanlanan padişah, belindeki murassa (mücevherli) kılıç ve hançerini çıkarıp “Ananın ak sütü gibi helal olsun!” diyerek paşanın beline taktı. Bundan sonra artık Osman Paşa’yı Sadrazam olarak göreceğiz.

Yaşlanmış, önce Yemen ve Habeşistan’da, sonra da Kafkaslardaki görevlerinde büyük iklim değişikliklerine dayanamayan vücudu yıpranmıştı. Yine de Eylül 1584’te Tebriz’i fethetti. Yavuz’un fethinden tam 71 yıl sonra Tebriz’de yine Osmanlı müezzinleri ezan okudu.

Hastalığı ilerleyince vasiyetini yazdırdı. 10 milyon akçeyi bulan muazzam servetinden hayatta olan annesine, hanımına ve kızına sadece İstanbul’da oturmakta oldukları evi miras bıraktı. Geri kalanını Peygamber Ocağına, yani askerlerine devretti. Zaten askerlerine hazineden değil, kendi cebinden maaş ödüyordu.

29 Ekim 1585’te vefat etti. Babası Kızıldeniz kenarındaki Musavva şehrine gömülmüştü. Kendisi Diyarbakır’da toprağa verildi.

Özdemiroğlu Osman Paşa yalnız zaferleriyle değil, yaşadığı örnek hayatla da günümüze eskimez bir mesaj bırakmış oldu. Yalnız başkasını değil, kendini yenmenin de erdemini keşfetmiş alperenlerimizden biriydi o.

 

Mustafa ARMAĞAN

28/1/2007

Ermenilerin yaptığı Ermeni tehciri

Hrant Dink’in katledilmesi, Türkiye Ermenilerinin tarihini yeniden gündeme getirdi. TV ve gazetelerin son bir haftalık performansına bakılırsa bir “Ermeni Rönesansı”ndan bile söz edebiliriz.

Türkiye Ermenileri, tıpkı Üzeyir Garih’in öldürülmesinden sonra Yahudi cemaatinin yaşadığına benzer bir dışa açılış sürecine böylece adım atmış oldu.

Tarihe bakarsak, Ermenilerin içe kapanışının oldukça yeni bir olay olduğunu görürüz. Osmanlı döneminde Ermenilerin “sadık millet” olduklarını biliyoruz. Dahası, Osmanlı Devleti’nin Ermeni milletinin iç işlerine karışmamak ve bütünlüklerini muhafaza etmelerini temin etmek bakımından nasıl büyük bir hassasiyet sergilediğini de biliyoruz.

Örneğimi Osmanlı Ermenileri tarihinden seçtim. Üzerinde derin düşüncelere dalmamızı gerektiren çarpıcı bir örnek bu. Bakalım, Osmanlı yöneticileri ve halkı, iki Ermeni kilisesi arasındaki hesaplaşmada nasıl davranmış? Olayı, Katolik Ermeni rahibi Y. Gamidas Çarkcıyan’ın ilk baskısı 1953’te yapılan “Türk Devleti Hizmetinde Ermeniler” (Kesit Yay., 2006) adlı kitabından özetliyorum.

19. yüzyıl başlarında patlak veren isyanlardan endişelenen Osmanlı devlet erkânı, Ermenilerin faaliyetlerinden şüphelenmeye başlamıştı. Nitekim Ruslar 1823 yılında İran’ı işgal ettiklerinde saflarına katılan ve yanlarında savaşan Ermenilere bağımsız bir Ermenistan vaat etmişler, tehlikeyi gören İran Şahı’nın uyarısı üzerine Osmanlı Devleti de gereken tedbirleri almaya girişmişti. İşin fenası, Rusya ile savaşın eli kulağındaydı.

Bunun üzerine II. Mahmud, Ermeni Gregoryen Patriği’ni huzuruna çağırdı ve kendisine, Rusya’yla bir savaş durumunda tebası olan Ermenilerin isyan çıkarmayacaklarına kefil olup olmadığını sordu. Bu soru, padişah farkında olmasa da, patriğe çoktandır beklediği bir fırsatı sunuyordu.

Malum, Ermeniler bugün farklı mezheplere bölünmüş durumdadırlar. Gregoryenler kadar Ortodokslar, Katolikler ve Hrant Dink gibi Protestan Ermeniler de vardır. 1823’teki asıl dava ise Gregoryenler ile Katolikler arasındaydı. Patrik ‘Fırsatını bulsam da Osmanlı ülkesinde pıtrak gibi yayılan şu Katolik Ermenileri temizlesem’ diye düşünüyordu. Bu yüzden II. Mahmud’un sorusunu büyük bir fırsat olarak değerlendirdi ve ancak kendisini patrik olarak tanıyanlara kefil olabileceği, diğerlerinin sorumluluğunu üstlenemeyeceği cevabını verdi. Böylece ‘Gregoryenlerden emin olabilirsiniz; ama Katoliklerden değil’ mesajını vermiş, başkent ve diğer şehirlerde palazlanan Katolik Ermenilerin geldikleri vilayetlere gönderilmesi halinde Ermenilere kefil olabileceğini söylemişti. Artık Katoliklerin üzerinde şüphe bulutları gezmeye, yabancı devletler hesabına çalıştıkları söylentisi dilden dile dolaşmaya başlamıştı. Nitekim 29 Aralık 1827’de patriğin dayatmasıyla ünlü tehcir kararnamesi (ferman) çıkartılmış oldu.

Ferman, şehirlere gelmiş olan Katolik Ermenilerin memleketlerine dönmelerini emir buyuruyordu. Ancak fermanın kışa denk getirilmesi ve sürgüne gideceklerin tespit edilmesi, saklananların yakalanması gibi işlerin patrikliğe bağlı Ermeniler tarafından “gönüllü” olarak üstlenildiğini söylemek, kilise içi anlaşmazlığın hangi boyutlara vardığını göstermeye yeter. Toplanan Katolik Ermeniler, patrikhane tarafından seçilen mübaşirler eşliğinde sürgüne yollanıyor, hatta İstanbul doğumlu Katolik Ermeniler de, ya Gregoryen olmak ya da sürgüne gönderilmek seçeneklerinden birini tercihe zorlanıyorlardı. Sürgüne gönderilenlerin malları mülkleri yok pahasına satılıyor, büyük bir kısmı da uyanık Gregoryenler tarafından satın alınıyordu.

Tarihler 10 Ocak 1828’de tehcirin başladığını bildiriyor. İstanbul’daki kafile, yaya olarak Üsküdar’dan İzmit’e gitmişti. Fakat İzmit’te beklenmedik bir durumla karşılaştılar. Sürgün edilenlerin büyük bir kısmı, “yerli cömert Müslümanlar tarafından hazırlanmış çadırlarda ve kervansaraylarda alıkonuldular ve iki gün misafir edildiler. Müslüman kadınları, yorgunluktan bitkin bir hale gelmiş kadınları haremlerine dahi almaya çekinmediler”.

Hayret, değil mi? Ermenilerin sürdükleri Ermenileri Müslümanlar sahipleniyor! Ama durun, arkası var. Patrik, İzmit’teki bu hoşgörülü davranıştan ürküp sürülenlerin isyan edeceğinden endişelenmiş; İzmit’e dek koşturarak valinin kapısını çalmış ve kafilenin bir an önce şehirden uzaklaştırılmasını istemiş.

Ardından Giresun’a gelinmiş. O da ne? Giresunlu Müslümanlar da kucak açmışlar zavallı Ermenilere ve patriğin yanlarına verdiği adamlara resmen kafa tutmuşlar. Erzurum Valisi ise daha atak çıkmış; Giresun’a haber salıp rahiplerin kelepçelerinden kurtarılmasını sağlamış ve İstanbul’a bir dilekçe yazarak vilayette bulunan 3 bin hane Katoliğin cezasını affettirmeyi başarmış. Bitlis Türkleri ise mübaşirlerin elinden şehrin sevilen keşişini kurtarmışlar. Trabzon valileri Galib ve Bektaş beylerin başına gelen daha da ilginç. Ermenileri korumaya kalktıkları için patriğin yandaşlarından Darphane Emini Kazaz Artin’in entrikalarıyla koltuklarını kaybetmişler.

İstanbul’da da benzer bir durum yaşanır. Hüsrev Mehmed Paşa, saatçisi Osep’i korumuş, Hüseyin Paşa ise “patriğin zulmünden kaçmak için” çırpınan Ermenileri kurtarmıştır. Şikayetler artınca durum II. Mahmud’a bildirilmiş; fermanda belirtilen tehcir kararının uygulamada bir mezhep içi intikam savaşına büründüğünü fark eden Sultan da müdahale ederek olaya el koymuş, sorumlular adalete teslim edilerek bu defa kendileri sürgünle cezalandırılmış. Ve Ermeni’nin Ermeni’ye karşı gerçekleştirdiği bu tehcirden dönenler aynen görevlerine iade edilmişler.

Sürgüne son veren yeni bir ferman yayınlandığında Katolikler, o zamana kadar bağlı bulundukları Gregoryen Kilisesi’nden ayrılıp kendi kiliselerine kavuşmuşlar. Zira cemaatlerin iç işlerine karışmadığı için patriğin kararını onaylamak zorunda kalan devlet, sonunda her iki mezhebin aynı çatı altında bulunamayacaklarını anlamış ve bağımsızlıklarına giden yolu açmıştı.

Osmanlı Devleti’nin bu olaydaki hakem rolü, unuttuğumuz bazı ipuçlarını hatırlatmıştır umarım.

 

Mustafa ARMAĞAN

« Önceki :: Sonraki »