Michelle Branch
Michelle Branch' dan mükemmel rock parçalar
BREATHE
EVERYWHERE
GOODBYE TO YOU
ARE YOU HAPPY NOW
Michelle Branch' dan mükemmel rock parçalar
BREATHE
EVERYWHERE
GOODBYE TO YOU
ARE YOU HAPPY NOW
|
Çocuklarımız bizim sahipliğini üstlendiğimiz varlıklar değildir. Çocuklarımız bize iyi bir şekilde yetiştilmesi için emanet edilmiş bireylerdir. Bu düşünce ışığında yazımızı okuyalım.
| |||
|
Bu "ifşaat", kızlarında beliren dindarlık emareleri üzerine kuşkulanıp okulu takibe alan "duyarlı" bir aile tarafından ortaya çıkarılmış, "müdür yardımcısının kıldırdığı gizli namaz" gizli kameralarla görüntülenmişti. Türkiye'de bazı meseleleri, özellikle de dinle ilgili olanları, hep yüksek tansiyonla ve hararetli sözlerle tartışıyoruz. Bu olayda da aynı hataya düşmeye çok yakın gözüküyoruz. Oysa ortada sadece "lisede namaz"la laiklik ilkesinin çiğnenip çiğnenmediği değil, aynı zamanda dinin toplumsal varlığının bir "tehdit" olup olmadığı gibi önemli sorular var. Gelin, bunların üzerine sakin bir şekilde düşünelim. Basının objektifliği ağır yara aldı... Önce kızının "gizli namaz kıldığını" belgeleyen babanın yaklaşımını ele alalım. Sayın veli, gazetelerin haberine göre, "6 ay öncesine kadar mutlu bir yuvamız vardı, kızım bir anda namaz kılmaya başladı ve tüm uğraşlara rağmen onu bu yaşam şeklinden ayıramadım" demiş. "Kızım.. dini konularda kitap okuyan bir çocuk oldu, televizyonda ilahiler dinliyor" diye de yakınmış. Buradan anlıyoruz ki, bu velinin "mutlu yuvası", kızının daha dindar bir "yaşam şeklini" benimsemesiyle bozulmuş. Çocuğunun namazla, dini kitaplarla, ilahilerle ilgisi olmasa, bir sorun çıkmayacakmış. Olabilir... Her aile, çocuğunu kendi dünya görüşüne göre yetiştirmeyi ister. Ama çocuklar her zaman bu isteğe uygun davranmazlar; çünkü kendi hayatlarına kendi başlarına yön verecek birer bireydir onlar. Nitekim kızının dindarlığından rahatsız olan bu velinin başına gelenin tam tersi, muhafazakar ailelerin de başına gelebiliyor. Çok mutaassıp bir evde yetişmesine rağmen, okulda ve sosyal yaşamda karşılaştığı yeni ortamların etkisiyle, alkole ve gece hayatına dalan, tümüyle din dışı bir yaşam şekline kayan gençler de var. Burada şu soruyu sormak iyi olur: Acaba "kızı dindarlaşan laik babanın dramı" konusunda çok hassas olan kimi gazetelerimiz, "kızı dinden kopan dindar babalar" konusunda da hassas davranıyor, onların üzüntülerini de aynı "empati" ile manşetlerine taşıyorlar mı? "Objektif basın" açısından üzerinde düşünülmeye değer bir soru... Ancak bu olayın tek yönü "ailelerine rağmen dindarlaşan öğrenciler" meselesi değil tabii... Söz konusu dindarlığın bir devlet lisesinde namaz kılınmasıyla hayata geçirilmesi meselesi de var. İşin o yönü de cumhuriyetimizin laiklik ilkesini ilgilendiriyor. Oraya gelmeden önce yine cumhuriyetimizin temel bir hedefi olan "muasır medeniyet"e lafı getirelim, orada bu işler nasıl oluyor, ona bakalım. Örneğin Amerika Birleşik Devletleri'ni ele alalım. Bu ülkede "lisede ibadet" gibi bir kavram hiç kimse için şoke edici olmaz; çünkü ülkenin dört bir yanında Katolik, Protestan, Yahudi veya Müslüman inancına göre kurulmuş özel okullar vardır. Bu okullarda öğrenciler topluca dua da ederler, ibadet de. Bu okullarda kilise, sinagog veya mescitler "gizli" filan değil, gayet açık bir şekilde öğrencilere hizmet verir, kimse bundan dolayı dehşete kapılmaz. Dolayısıyla "ibadet eden lise öğrencisi" kavramı, "muasır medeniyet"te hiç ama hiç sorun teşkil etmez. Kimse "bu pırıl pırıl gençlerin körpe dimağları dini kitaplarla yıkanıyor" diye ortaya çıkmaz. Din düşmanlığı değil de ne? Fakat meselenin altı çizilmesi gereken bir yönü daha var: Söz konusu okullardan bahsederken bunların "özel okullar" olduğunu belirttim. Buna mukabil devlet okullarında dini bir eğitim ya da ibadet yeri bulunmaz. Çünkü devlet okulu denen yer, farklı inançlara sahip olan yurttaşların hepsine birden hizmet vermek üzere kurulmuştur ve buralarda "dine karşı tarafsızlık" ilkesi esastır. Laik devletin okulu da kuşkusuz laik eğitim vermelidir. Gelelim Bağcılar Lisesi'ndeki "toplu namaz"a... Burası bir devlet lisesi olduğuna göre, burada öğrencilere ders müfredatı dışında dini telkinde bulunulması iddia edildiği gibi ise bu laikliğe aykırı bir uygulamadır. Ancak mesele bu kadar da basit değil. Öncelikle, "öğrencilere dini telkinde bulunulması" ile "ibadet etmek isteyen öğrencilere mekan sağlanması" birbirinden farklı şeyler. Bu ikincisinin Milli Eğitim mevzuatına göre yasak olup olmadığını bilmiyorum. (İstanbul Milli Eğitim Müdürü Ata Özer, 'Okulda mescit açılmaz, bakanlığın böyle bir şeye müsamahası olamaz' demiş; dolayısıyla herhalde öyle.) Ama "yasak olmalı mı" diye sorarsanız, bence olmamalı: "Çağdaş" devletin, ibadet yeri talebinde bulunan vatandaşların isteğini karşılaması yanlış bir şey değildir. İngiltere Kraliçesi Elizabeth, geçen yıl sarayında çalışan tek bir Müslüman görevli için dahi seve seve "mescit" açtırmıştı. İngiltere'ye "irtica" gelmiş olmadı. Meselenin ikinci bir yönü daha var. Az önce ABD'deki özel okul-devlet okulu ayrımını belirttim. Devlet okulları "laik eğitim" vermek zorunda iken, özel okullar dini eğitim verebilir, buna "toplu ibadet"i de katabilirler dedim. Fakat Türkiye'ye baktığımızda bunun mümkün olmadığını görüyoruz. Çünkü Türkiye'de özel okullar da devletin tam kontrolü altında ve "laik eğitim" vermek zorunda!.. Bunun adı laiklik değil... Yani bizim eğitim sistemimizin tekilliğinden kaynaklanan bir sorun var ortada: Devlet, sadece standart bir eğitime izin veriyor. Bu durumda bazı dindarlar bu standart eğitime "sızma" çabasına girişiyorlar ister istemez. Böyle olunca "hayır, laiklik buna izin vermez" deniyor. Tamam, o zaman bırakın özel dini okullar kurulsun. Ama hayır, ona da izin yok... Peki "muasır medeniyet"in her ülkesinde var olan "dini eğitim" bizde nasıl sağlanacak? Çocuklarını dini değerleri de içeren bir eğitimden geçirmek isteyen aileler, bunu nasıl yapacak? Geçmişte tek çözüm olarak gördükleri imam hatip okullarına yönelmişlerdi; ancak devlet kendi açtığı bu okulları "tehdit" sayıp mezunlarına üniversite kapısını daraltınca, o yol da çıkmaza girdi. Bu okulların "devletin din adamı ihtiyacı"nı karşılamak için kurulduğunu duyuyoruz ha bire; peki ama "toplumun din eğitimi ihtiyacı" ne olacak?.. Aslında mesele dönüp dolaşıp bizde laikliğin nasıl anlaşıldığına geliyor. Laiklik, devletin dini inançlara (ve inançsızlığa) karşı tarafsız olması mı demek? Yoksa "dini yaşam"a karşı "dini olmayan yaşam"ın yanında saf tutması mı? Dünyanın laik demokrasilerinde üstteki yorumlardan ilki geçerlidir. (Amerikan Anayasası'na göre, "Kongre, ne dini empoze eden ne de onun özgürce yaşanmasına engel olan bir kanun çıkaracaktır.") Laiklik böyle anlaşılırsa, toplumdaki "dini yaşam"ın laikliğe aykırı olmadığı da açıkça görülür. Ama bir de dini inançlarla felsefi açıdan sorunlu olan otoriter rejimlerin laikliği vardır. Bunlar, din özgürlüğünü tanımaz veya çok sınırlı olarak kabul eder ve toplumlarını "dini olmayan yaşam"a geçirmeye çalışırlar. Sovyetler Birliği, Mao devrinde Kızıl Çin, bugünkü Kuzey Kore bu tür rejimlerdir. Bizim Anayasa'mızda tarif edilen laiklik, sadece "devletin düzeninin" dine dayanmaması gerektiğini söylediği, dahası "din ve vicdan özgürlüğünü" tanıdığı için, üstteki laiklik tariflerinden ilkine denk düşüyor. Ama bazı seçkinlerin zihin yapısı, ikinci tip laikliğe daha yakın. Onun için "laik yaşam biçimini topluma kabul ettirmek"ten söz ediyorlar. Keşke gerçekten laik, yani dine karşı tarafsız bir sistemimiz olsa... O zaman herkes çok daha rahat edecek. İsteyen namaz kılmak, isteyen kadeh tokuşturmak için toplanabilecek. Ve hiç kimseye, sanki büyük bir kabahat işlemiş gibi, "suçüstü" yapılmayacak. | |||
Dağ başını duman almış diye bir marşımız var bilirsiniz. Bu marşın esasında bir İsveç marşı olduğunu biliyordum. Ama 10.Yıl Marşının da çalıntı olduğu konusunda tarihçi Mustafa ARMAĞAN ın bir iddiası var. Okuyun kararı siz verin.
Yıl 1933. Cumhuriyet’in 10. yıldönümü görkemli törenlerle kutlanacaktır. Bir bakıma halkın ve dünyanın zihnine Cumhuriyet’i nakşetmek için bir fırsat olarak değerlendirilmiştir o yılın Cumhuriyet Bayramı törenleri.
Bir de bu önemli yıldönümünü ve Cumhuriyet ideolojisini ölümsüzleştirecek bir marş için beste yarışması açılır. Sonuç olarak 1904 Kudüs doğumlu, yani henüz 29 yaşında bulunan Cemal Reşit Rey’in bestesi marş olarak kabul edilir. Edilir edilmesine ama hemen o günlerde olmasa bile ardından büyük bir tartışma başlar. Bu marş bir başka eserden çalıntı mıdır?
İddiayı dile getiren kişi de ilginç. Tıbbiyeden askerî tabip olarak mezun olduktan sonra Çanakkale’den Kurtuluş Savaşı’na kadar pek çok cephede bizzat hizmet veren Osman Şevki Uludağ, aynı zamanda Bursa’daki “Uludağ”ın da isim babasıdır. (Eski adı “Keşiş Dağı”ydı.) Milletvekili seçildikten sonra da bu iddiayı defalarca dile getiren Uludağ, meseleyi Türkiye Büyük Millet Meclisi kürsüsüne kadar taşımış ve Türkiye’nin bu çalıntı marş ayıbından kurtulması gerektiğini eline geçen her fırsatta dile getirmiştir.
Bu fırsatlardan birisinde şu cüretkâr iddiaları dile getirecektir:
“Cemal Reşit Rey’in bu marşı da üçüncü veya beşinci derecede bir kompozitör olan Jean Jacques Rousseau’nun “Le devin du village” adlı operasından ve bu operanın “bütün saadetimi kaybettim - hizmetçimi kaybettim” manasına gelen “J’ai perdu tout mon bonheur - J’ai perdu mon serviteur” mısralarının bestesinden alınmıştır. Onun için bu eserde de pek çok prozodi ve sair teknik hatalar vardır. O da dilimizin ve şiirimizin bünyesini ve tekniğini anlamış değildir. Ve işte esası Garp’tan alınmış olan bir bestenin aruz veya hece ölçüleri ile yazılmış olan şiirimize giydirilmesi böyle hatalar doğurur... Onuncu Yıl Marşı’nı tamamiyle unutmalıyız. Buna “bizimdir” demekle ancak gülünç oluruz.”
Dr. Osman Şevki Bey 1950 yılında “Musiki Mecmuası”na yazdığı “Cüretin derecesi” başlıklı yazıda iddialarını sürdürecektir. Hem de daha da sertleştirerek:
“Cemal Reşit Rey, bizim yirmi seneden beri makale, konferans, Büyük Millet Meclisi kürsüsünde münakaşa şekillerinde ortaya attığımız ithama cevap vermemiştir. Biz senelerden beri onun imzasını taşıyan “Cumhuriyet Onuncu Yıl Marşı”nın kendilerine ait olmadığını yüzlerce defa alenen söyledik. Türk dilinin bünyesini yanlış tasvir eden, Türk şiirinin tekniğini tahrip eden bu marşın Jean Jacques Rousseau’nun “Le devin du village” adlı operasından aşırılmış olduğunu iddia ettik. Cumhuriyet gibi büyük ve mesut bir inkılabın onuncu senesini Türk çocuklarına intihal edilmiş bir eserle ta’ziz ettiren Cemal Reşit Rey, bunun hesabını hâlâ vermiyor.”
Osman Şevki Bey eleştirmekle kalmaz, daha önce Hasan Âli Yücel’i Meclis kürsüsünden terlettiği yetmiyormuş gibi, bu defa da dönemin itibarlı bir müzik dergisinden Milli Eğitim Bakanı’ndan Cemal Reşit Rey’e şu soruları sormasını ister:
“İmzanızı taşıyan Cumhuriyet’in Onuncu Yıl Marşı sizin eseriniz midir yoksa J.J.Rousseau’nun mudur? Türk çocuğunu Cumhuriyet’i ta’ziz ederken ne hakla aldattınız? Ve niçin hâlâ o marşın kendinize ait olmadığını itiraf ederek çocuklarımıza aşıladığınız bir fenalığı tamir etmiyorsunuz?”
Bütün bu eleştirilere suskun kalarak “cevap veren” Onuncu Yıl Marşı’nın bestekârı Cemal Reşit Rey, yalnızca bestesini kendisinden aldığı Rousseau’nun operasından tek bir nota bile dinlemediğini söylemiştir. Rey’in talebesi Yalçın Tura, yalnız onun değil, Dr. Osman Şevki’nin de sözü edilen eseri dinlemediğini iddia ederek “O operanın bir tek ezgisini bile dinlemediğini, bir tek notasını bile görmediğini sanıyorum. O dönemde böyle bir şey mümkün değildi.” demektedir. Peki bu iddia nereden kaynaklanmıştır?
Yalçın Tura’nın iddiasına göre o dönemde bu eseri bilebilecek tek kişi, Alman besteci Ernest Preatorius’tur. Olsa olsa Dr. Osman Şevki’ye o söylemiştir böyle bir benzerlik olduğunu.
Ben Cemal Reşit Rey’in söz konusu eseri hiç dinlememiş olduğu fikrine pek katılamıyorum. Çünkü Cemal Reşit Rey, Rousseau’nun memleketi olan Fransa’da uzun yıllar kalmış ve müzik tahsilini orada yapmıştı. Birinci Dünya Savaşı yıllarında da Fransız kültürünün etkisindeki İsviçre’ye geçmiş ve orada müzik konusundaki çalışmalarına devam etmiştir. Bu yıllarda, özellikle de Rousseau’nun 200. doğum yıldönümü etkinliklerinde pekala Türkçesi “Köy Kâhini” olan bu opera icra edilmiş ve Rey de izlemiş veya dinlemiş olabilir.
Çünkü iki ezginin özellikle giriş bölümlerindeki benzerlik çok fazla. 7 nota ve iki ölçü Rousseau’nun eserinden alınmış görülüyor. Sonradan değişip başka bir tona (Gönül Paçacı’nın deyişiyle rast makamına yakın bir melodi düzenine) geçiyor ama en azından “Çıktık açık alınla, on yılda her savaştan” kısmı, Rousseau’nun eserinden notasına ve perdelerine varıncaya kadar aynen alınmışa benziyor. 1752 yılında bestelenmiş bir eserin 1933 yılında bir Türk bestekârı tarafından, üstelik bir marşta alıntılanmış olması, Osman Şevki Uludağ’ın hala cevaplanmayı bekleyen iddiası olarak ilginçliğini koruyor.
Onuncu Yıl Marşı’nı Rousseau’nun “Köy Kâhini” adlı eseriyle kıyaslamak isteyenler internetten girip http://www.rousseauassociation.orgaboutRousseaumusicalWorks.htm adresinden “Le Devin du village” eserini (benzerlik buradaki kaydın ortalarına denk geliyor) dinleyebilir ve kararlarını kendileri verebilirler. Bakalım eser çalıntı mı, değil mi? Dinledikten sonra görüşlerinizi paylaşın benimle.
http://pazar.zaman.com.tr/?bl=14&hn=749